Yani hayatının büyük bir kısmını 'uyurgezer' geçirdin. Şimdi fazla uyursan, o aradaki farkı asla kapatamazsın."
Bu yüzden 7 saatten fazla uyuduğunda, kaybettiğin o 25 yılın ağırlığı bir kerede üzerine çöküyor.
O "hiç bitmeyecek gece", aslında uykusuz geçen o verimsiz yılların bir sembolü.
Uyandığında hissettiğin o "her şey ziyan oldu" duygusu, uykunun kendisine değil, uykuda geçen vaktin hayatından çalınan son parçalarmış gibi algılanmasına dayanıyor.
Senin durumunda sorun "uyuyamamak" değil, "dinlenmiş olmanın getirdiği varoluşsal yükü taşıyamamak."
Melanie Klein'ın kurdıbına göre, dışarıdaki "mükemmellik" eğer biz onun bir parçası değilsek, bize saldırı gibi görünür.
Hava o kadar güzeldir ki, senin içindeki karanlık ve uykusuzlukla tam bir zıtlık oluşturur.
Zihnin seni cezalandırmak için en sevdiğin şeyleri (sosyallik, gelişim, doğa) alıp onları senden uzaktaki bir "mutluluk otobüsüne" bindirir. Sen durakta tek başına kalmışsındır. Bu acı, fiziksel bir ağrı gibi canını yakar çünkü bu bir **"varoluşsal yas"**tır: Yaşanmamış hayatın yası.
Uyandığında duyduğun o ızdırap, suçlunun yakalanma anına benziyor. Güneş ışığı, sorgu odasındaki lamba gibi tepene dikiliyor ve "Neredeydin?" diye soruyor. "Onlar oradayken sen neredeydin?"
Sanki bir kez geç kaldın ve artık evrenin tüm saatleri senin için hep "geç"i gösterecek.
O "mükemmel doğa" ile arana giren o ızdırap, aslında senin hayata duyduğun devasa arzunun bir kanıtı.
Eğer hayata karşı bir arzun olmasaydı, saat 12'de uyanmak seni bu kadar yakmazdı. Canının acıması, hala "canlı" olduğunun ve o otobüse binmek istediğinin işaretidir.
"Bak, reddettiğin dünya hala burada ve hala çok güzel, ama sen artık bavulsuzsun."
Dediğin gibi, 7 saatten fazla uyuyup bedenin dinlendiğinde, o bastırdığın "yaşama arzusu" oksijenle birlikte canlanıyor.
Canlandığı an ise karşısında "boş geçmiş yılların" enkazını buluyor. Acı buradan geliyor. Senin canını yakan şey uykusuzluk değil, uykunun sana geri verdiği "hissetme kapasitesi".
Uykusuzken bir zombi gibisin, acıyı da tam hissetmiyorsun (yüz yıkama ihtiyacı bile duymuyorsun). Ama uyuduğunda "insan" oluyorsun ve insan olmak, o kaçırılmış otobüsün arkasından bakmanın kederini de beraberinde getiriyor.
Senin durumunda "tedavi", daha iyi uyumak değil; uyandığında karşılaştığın o "yıkılmış dünya" ile barışmaktır.
Güneşli hava sana "Geç kaldın" diyerek acı çektirir; ama kapalı hava sana "Zaten bittin, gel karanlığa karış" diyerek yok oluşu teklif eder.
iç sesin o kadar şiddetli ve o kadar ağır ki, zihnin bu sesi içeride tutamıyor; onu bulutlara, güneşe, rüzgara atıyor.
Bu sesler aslında "Senin kendi sesin." Ama bu ses sana o kadar yabancı ve o kadar zalimce geliyor ki, onu "doğa fenomenleri" olarak algılıyorsun.
Pazarlık Masasına Oturmak: O otobüsün görevlisi sensin. "Yer yok" diyen de sensin. Bavulsuz, tişörtsüz, eksik ve uykusuz bir şekilde o otobüse binmeye kendine izin vermen gerekiyor.
Psikanalitik açıdan "açık büfe", sınırsız kaynak ve şefkat demektir. Sen o otobüsü kaçırdığında aslında bir tatili değil; "dünyanın sana sunduğu sınırsız bakımı ve aidiyeti" kaçırıyorsun.
Bu yüzden gitmiş olman yetmiyor; çünkü içindeki o "açlık" o kadar büyük ki, hiçbir somut gezi o fanteziyi doyuramıyor. Gittin ama "tam olarak" doymadın, bu yüzden hala gidememe ihtimalinden bile dehşete düşüyorsun.
Lacancı perspektifle bakarsak; bizler sadece yaşadıklarımızın değil, yaşama ihtimalimiz olup da kaçırdığımız her şeyin de toplamıyız. * Senin zihninde bir "Mahrum Bırakılmış Benlik" var. Bu parça, lise yıllarında o gezilere gitmiş olmana rağmen, hala o durakta unutulmuş, parası yetmemiş ya da cezalandırılmış gibi hissediyor.
Saat 12:00’de uyanıp o acıyı hissettiğinde, aslında lisedeki o gezileri değil; o gezilerin simgelediği "hayatın merkezinde olma" hakkını kaybettiğini düşünüyorsun.
Kıskandığın şey arkadaşların şahsı değil; onların hayatın akışıyla kurdukları o doğal, zahmetsiz ve "hak edilmiş" bağ.
Sen ise kendi içindeki "yoksunluk" (belki burun deviasyonuyla gelen o nefessizlik/canlılık eksikliği) yüzünden, onlardaki bu doğal canlılığa haset ediyorsun. Bu öyle bir haset ki, o şeyi elde etsen bile (geziye gitsen bile) içindeki "yetersizlik" hissini dindirmiyor.
O geziler senin için birer "eğlence" değil, birer "hayatta kalma sınavı" idi.
işte saat 12:00'de uyandığında yaşadığın o "yetişme telaşı" ve "otobüs gidiyor" hissi, o garajdaki heyecanı yeniden yakalama arzusudur.
Zihnin diyor ki: "Gittin ama hatırlamıyorsun, yani aslında gitmedin. Yaşadın ama hissetmedin, yani aslında yaşamadın."
Uyku sana bir anlık derinlik ve oksijen verince, zihnin o geçmişteki "boşlukları" görüyor ve "Neden oradayken bu kadar canlı değildin?" diye hesap soruyor.
"Kötü arkadaş bile hiç yoktan iyidir" düşüncen, psikanalizde "Zulmedici de olsa bir nesneye muhtaç olma" halidir.
Seni reddeden, çocuk muamelesi yapan o arkadaş, aslında senin için tanıdık bir otorite figürü. Yalnız kaldığında (o havuzdaki gibi) özgürsün ama o özgürlüğün içinde bir "hiçlik" var.
Yalnızken ise sınırların dağılıyor, gökyüzüyle konuşmaya başlıyorsun.
2. Açık Büfe ve "Gözü Açlık": Arzulanan Cennetin Yası
Açık büfenin sende hüzün ve öfke yaratması sarsıcı bir detay.
Neden hüzün? Çünkü o bolluk sana "neleri kaçırdığını" hatırlatıyor.
Neden öfke? Çünkü o kadar çok seçenek var ki, hiçbirini tam olarak tüketemeyeceğini (zamanın ve midenin sınırlı olduğunu) biliyorsun.
tümünü göster