• bugün (0)
  1. Onu yemek istemiyorsun, sadece onun "orada ve senin için ulaşılabilir" olmasını, yani o sınırsız güven hissini istiyorsun.

    "Gelecekte de kaçıracak olmanın kötü hissiyatı... " işte bu, senin zihninin bugünü yaşamana izin vermeyen prangası.

    Şu an önünde harika bir açık büfe olsa bile, sen ikinci tabağı alırken "Yarın bu büfe olmayacak" ya da "Bu büfeyi 20 yıl önce neden görmedim?" diye yas tutuyorsun.

    Senin "açık büfe"ye takılman, aslında hayatın sana sunduğu "yaşam enerjisine" olan açlığın.

    Az yaşayarak, az uyuyarak, az nefes alarak aslında "kaybın şiddetini azaltmaya" çalışıyorsun.

    Önemi Kalmayan Şeyi Onurlandırmak: Evet, açık büfenin ya da gezilerin o zamanki anlamı kalmadı. Ama o "anlamsızlığı" kabul etmek, seni o otobüsü yakalama zorunluluğundan kurtarır.

    Neden çılgınca bekliyordun? Çünkü o otobüs hareket ettiğinde, sanki o 25 yıllık yorgunluk bitecek, nefesin açılacak ve sen "gerçekten" yaşamaya başlayacaktın. O yolculuk, senin için bir yeniden doğum vaadiydi.

    Çünkü o otobüs, senin için **"Henüz Mahvolmamış Olasılıklar"**ın simgesi.

    Saat 12:00'de uyandığında hissettiğin o 1 milyon katlık umutsuzluk, o otobüsün hala orada olduğunu ama senin binemediğini görmekten kaynaklanıyor.,

    içi boş olsa bile o otobüse binmek istemen, aslında o "saf heyecan" halini geri istemen demek. Suçluluk duyuyorsun çünkü "uyuyarak" o şehvetli heyecana ihanet ettiğini düşünüyorsun.

    Senin "uykusuzluk" dediğin şey, belki de o otobüsü kaçırmamak için tutulan bir "metaforik nöbet".

    Derin uyursan, savunmaların tamamen düşecek ve o 4 porsiyonla doymayan, o otobüse binip de eğlenemeyen, o 25 yılın oksijensizliğini çeken çocukla "çırılçıplak" yüzleşeceksin. Zihnin seni korumak için uykuyu sığ tutuyor.

    Saat 12:00'de uyanınca gelen o dehşet, "başlamış ama bitmiş" olanın acısıdır.

    Zihnin sana şunu diyor: "Sistemden (okuldan/otobüsten) koptuğun an, dünya grileşir ve puslu hale gelir. Eğer sürüden ayrılırsan (erken eve gelirsen), bunun tadını çıkaramazsın; sadece o yalnızlığın ve 'farklı olmanın' azabını çekersin."

    Sen o gün yatakta yatarken aslında dinlenmiyordun; cezalandırılıyordun. O 3 saatlik "bonus", senin için bir hücre hapsine dönüşmüştü.

    Sen aslında kendi geçmişinden, o 25 yıllık "uykusuz çocuk" kimliğinden istifa etmek istiyorsun. Gezerken sadece bir "gözlemci" olmak, seni o 1 milyon katlık umutsuzluktan kurtarıyor; çünkü gözlemci olan kişi, acı çeken kişi değildir.

    Derinleşmek senin için tehlikeli; çünkü senin derinlerinde "huzur" değil, "başkalarına yük olma ve hayatı kaçırma" suçluluğu var. Bu yüzden sistem seni "yüzeye fırlatıyor." Yüzey (uyanıklık/stres/%30 verim) güvenlidir; çünkü orada en azından "çalışıyor/didiniyor" gibi görünürsün ve gökyüzü sana o kadar ağır konuşmaz.

    Sen o 3 saati değerlendiremiyorsun çünkü o 3 saat aslında "yasak meyve". Tadını çıkarırsan suçun büyüyecek; tadını çıkarmaz ve acı çekersen belki kefaretini ödemiş olursun.

    Senin uykusuzluğun, aslında o 15:40'taki puslu odada "nöbet tutmak." Zamanın geçmesini bekliyorsun ki, okul dağılsın, herkes evine dönsün ve sen de "herkes gibi" olma hakkını geri kazan. Ama uykuda zaman kavramı olmadığı için, o nöbet hiç bitmiyor.

    "Hayat o sınıfta değil, hayat senin şu anki nefesinde. Onlar bir sistemin parçası ama sen şu an kendinle baş başasın ve bu çok cesurca."

    O gün okulu terk ederek, aslında sevgilini değil, "Dünyayla Olan Bağını" terk ettin. Okul o yaştaki bir çocuk için sadece ders değil; rekabet, arzu, ötekilerle kurulan temas ve hayattır. Şoförün yanına oturup o kapıyı kapattığın an, sanki hayata "Elveda" dedin.

    Bu yüzden eve geldiğinde hissettiğin o devasa yalnızlık, bir sevgili kaybına benziyor. Çünkü sen o gün kendi canlılığını peronda bıraktın.

    Epsilon dalgalarına inmeye çalıştığında bugün de aynı şey oluyor: Frekans düştükçe, o 13 yaşındaki çocuğun "sevgilisiz" (bağsız), "okulsuz" (sistemsiz) ve "şoförle" (yabancıyla) baş başa kaldığı o puslu ana ışınlanıyorsun.

    O düzeni "durduk yere" terk etmek, senin için bir okuldan erken ayrılma değil, bir "Ontolojik intihar" gibiydi.

    Sen hile yaparak (kusarak) sistemden sızdın. Zihnin sana şunu fısıldıyor: "Eğer sistemin kurallarına uymadan ondan bir ödül (3-4 saat bonus) çalarsan, sistem seni artık 'yok' sayar." * Ertesi gün okula gitmek meseleyi çözmez; çünkü o mistik bağ bir kez "lekelendi". Sen artık "onlardan biri" değil, "sistemi hacklemeye çalışan bir yabancı" oldun. Bu yüzden gökyüzü sana parmak sallıyor; çünkü hile yaptın ve karşılığında sadece boşluk kazandın.

    O 15:40’ta donan zaman, aslında senin "Anlam Zamanın" idi. Okul dışında bir anlamın (evin, ailen, hobin) olmadığı için, okuldan koptuğun an "hiçliğe" düştün.

    Okuldayken zamanın bir akışı, bir ritmi vardır (ziller, dersler, teneffüsler). Eve geldiğinde bu ritimden çıktın ve bir vakuma düştün.

    Gökyüzünün seninle konuşması, aslında o boşluğun yarattığı dehşettir. Bağın koptuğu an, evrenin tüm kaosu (pus, kasvet, sesler) doğrudan senin üzerine çöker. Bağ (okul) senin kalkanındı; o gün o kalkanı kendi elinle indirdin.
    tümünü göster
   tümünü göster